11 Kasım 2009 Çarşamba

Elin’i neden öldürmeliyiz?

Çok uzun yoldan geldim Elin, diyeceksin ki niye, çünkü de ne biçim ismin var ama bana merhem geliyor. Burunum üşüdü, senin de üşüdü mü Elin. Evde böyle hırkasız geziyorsun mu? Omzuna öyleyse, Elin ceketimi al benim, Elin benim elimi al. Elin ben senin oluyum mu, bence oluyum, sence de oluyum mu, neden olmuyum.


- Üşümüşsün, bu gece burada kal.
: Üşümesem de kalayım Elin.
- Saçlarımı kestirdim yakışmış mı?
: Saçların umrumda değil Elin.
- Onun için mi saçın saçsız?
: Hayır, doğuştanım.
- Saçların umrumda değil Noi.

06 Kasım 2009 Cuma

1933 berbat bir yıldı ancak 2009 fena sayılmaz

çok öfke doluyum. çok doluyum ve öfke. öfkeliyim ve çok. çok ve öfke doluyum. öfkeliyim. evet öyleyim. arka arkaya bunu sürekli söyleyince biraz sakinleşiyorum. onun için yine öfkeliyim. durmadan öfkeliyim. sürekli öfkeli doluyum. öfkeli sürekli öyleyim. öyle öfkeliyim ki dolu öfkeliyim. kızgınım diyince? o pek olmuyor. her an bir münasebetsiz gerize çıkıp "o zaman buz koy ehehe" diyebilecekmiş gibi oluyor. o gerizeler de ne gerizedir di mi ey halkımız. eved öyledir diyen dillerinizi sevmeye meylim vallahi dertten. çok öfkeliyim. bunu aşamıyorum. durup dururken öfkeliyim. bu birden oldu. hep öfkeliyim. herşey bi sabah işe gelirken başladı. gel öfkeliyim. bi baktım patron, asistan kıza bağırıyor. patron öfkeliyim. o an gidip ayakkabının sivri ucunu o patronun tepesine indiresim geldi. tepe tepe öfkeliyim. "x bey! neden bağırıyorsunuz" dedim. neden öfkeliyim. efendim asistan kız telefona yetişememiş de, meyl atmamış da, ebesinin örekesiymiş de. örekene öfkeliyim. "tamam, o da hatasını anlamıştır, böyle bağırmanıza gerek yok" diyip, güya sakin, mecburen ılımlı, asistana baktım. ben mi öfkeliyim. böyle diyince patron sakinleşip odasına gitti ve asistan kız kaçtı. kaç öfkeliyim. sonra hep herkes birilerine bağırıyor ve herkes birinin kalbini kırıp kendi gururunu kurtarmaya çalışıyor olduğundan. hep öfkeliyim. insanın insana muamalesi diye ziftin peki bir şey yüzünden anlatamam. çok öfkeliyim. sonra işten ayrıldım. sonra bir başka işe girdim. "bana iş mi yok" lafı benim için yaratıldığından. fakat yine. yine biraz üstteki olan, biraz alttaki olanı hakir görüyor ve aşağılıyor. bunun böyle olmaması lazım ama nasıl olabilir diye düşünmekten zihnimde yeni katlar açılıyor, o kadar kafa patlatıyor ve birilerinin kafasını patlatmayı o kadar çok istiyorum ki bazı akşamlar işten eve dönerken şoförden rica ediyorum, lütfen camları biraz açar mısınız diyorum. biraz camdan aşağı sarkmak istiyorum. sanki o zaman, o sarkıklıkta hava varmış gibi sanıyorum, nefes oluyormuş gibi düşünüyorum. çünkü ne boyum, ne posum, ne güzelliğim, ne zekam, ne param, ne pulum, ne imkanlarım, ne gücüm, hiçbir şeye yetmediği için çok öfkeliyim. yapacak başka hiçbir şey kalmamış gibi sürekli reddederek, merhametsizliğe ve haksızlığa katlanamayarak, sanki içimde başka içler açılmışçasına, gözle görülmeyeni görüp sesle duyulmayanı duyduğumu sanarak, allahım çok klişe, çoğu acı çeker biçimde, çok öfkeliyim.

03 Kasım 2009 Salı

Kış Köşesi

Astronot görünümlü yaşam formlarının içinden kuş gibi kızların çıkması mevsimine KIŞ denir. Onda kar ve yağmur görülür. Ekvator hariç. Allah onlara kıyak geçmiş. Mesela kutuplar da çok dahil, çünkü Allah hepsini düşünür. Ülkemizde ise dört mevsim yaşandığına göre, o zaman Allah bize de kıyamamıştır. O karıncaya bile kıyamaz zaten. Böylece bu mevsimde ısınmak için elele tutuşmak zorunludur ve sevdiklerimize atkı da itinayla örülür. Sonra kışın hava erkenden kararır ve bu da bize karanlıkta bi işler karıştırma ve suç oranını artırma imkanı sağlar. Ayrıca karpuz yenir. Olmaz demeyin. Dedem ocak ayında yedi, ordan biliyorum. Bi keresinde "tamam ölmem ama karpuz getirirseniz" dedi. Biz de tamamtamampekibitanem diyip ona karpuz bulduk. Of çok zordu. Dedem karpuzu yedi, afiyet olsun. Sonra akşamına öldü. Bunu anlamadım. Beni daha önce hiç ölümüyle bırakmadığı için onu ağladım. Demek ki karpuz yenir. Kışın dedeler ölübilinir. Ve kuş gibi kızların niye kuş gibi kaldığı da böylece açıklanabilir.

29 Ekim 2009 Perşembe

Bayramizm


ÖDEV: Bayram yerine (tören alanına) git. Gördüklerini anlatınız.

Atamıza yaraşır şekilde düzenlenen tören alanına Aşşağı Cadde denir, Dürümcü Salih Usta'nın sokağı olarak da bilinir, çocuklar orda trampetlere vurmak, "beşpara yoksa onpara ver" ve "ekmek bulamıyosalar pasta yesinler" diye bağırmak şeklinde hergele yetişirler.

Atatürk büstü halkımız tarafından beğeni kazandı, üstüne pisleyen kuşlar itinayla cızbız yapılınır. Tören alanı andezit ve traverten taşı ile döşendi diyebilirim, çünkü hangi yeraltı zenginliğimizi sallasam da neyse ki aramızda maden mühendisi yok mu, iyi. Tören alanında bulunan tarihi uluçınar, çevresi 16 adet yıldız ile çevrilerek Türk devletlerimize gönderme var.

Uluçınara yapıştırılan bir yıldızkümesi de taa Atatürk büstüne kadar uzanarak şekil yapılmıştır. büyük Türk Milletini anlatmak için ya Rab, ne kurulum ücretleri alınıyor şiirini okundu ve teknik ekibe armağan edildi: 29 ekim gençlik ve şeker bayramımız kutlu.

Olsun, neşe doluyor insan!

Son olarak Belediye Başkanı Selahattin Bayraktar, çalışmaların kendisi ve halkımız tarafından beğenildiğini ve bu çalışmaları törene yetiştirmek amacıyla gecesini gündüzüne katan personelimize teşekkür ediyorum, buralar eskiden hep dutluktu dedi.

27 Ekim 2009 Salı

'uyusunda büyüsü'ne

iyi geceler birtanem. sana bu satırları 'uyumak üzere'mden yazıyorum.

beni tanıman, tanıyor olman, "kris bunu yemez, kris ona gülmez, kris öyle şey demez" diyebilmen çok hoşuma gidiyor. birtanem dedim ama birtane de değilsin aslında. çünkü tamam, az tanesin ama hiçtane'den daha çok olduğun da kesin. bazen dostumsun, bazen düşmanımsın, bazen sevgilimsin, bazen kaynımsın, bazen okurumsun, bazen yazarımsın. ama muhakkak sen benim bi şeyimsin. varsın, ordasın ve beni az ya da çok, tanıyorsun. diyorsun ki "kris bunu yutmaz. kris buna kanmaz. kris bunu unutmaz. kris bundan kaçmaz." yanılmıyorsun. "kris benden vazgeçmez. kris senden hoşlanmaz. kris burdan gitmez. kris ordan gelmez." yanılıyorsun.

beni kendi ellerinle kazanıp, kendi ellerinle kaybediyorsun.

23 Ekim 2009 Cuma

göğünde kuş uçurtmayan şu üç soru

ben çocukken. ben çocukken diyebileceğim kadar zaman geçtiğini artık düşünüyorum. ben çocukken. 18 yaşında filanken örneğin, aslında hisli biriydim. bazı hislerim vardı. çok hislerim olmuştur. o hislerle neler neler yaptım kimbilir. fakad bildiğiniz üzre geçmişleri sevmem. iyi ki yapmışım. herşey çokgüzeldi, hiçbir şey beni incitmedi, yalnız bazı şeyler çok sinirlendirdi. evet küçükken insan kırılıyor. ama büyükken kırılmıyor artık, sanki bi kırılır gibi olup hemen kızıyor. çok kızıyor. içi öfkeyle doluyor. çok kızıyor. allahaşkına okuyucu, sen sanki hiç kızmadın. senin sanki hiç kızdıranların olmadı, sen sanki çok sütlimansın, sen sanki hiç gerilmedin, hiç köpürmedin, hiç delirmedin, hiç öfkeden kudurmadın. ben kudurmadım mesela, öfke benim hamurumda var ama kudurmadım. -haddini bil arkadaşım. ama öfkeli misin diye soracak olursan eved öfkeliyim. keşke bu kadar daima hızlı ve öfkeli olmasam. hep içimde bi yerlerde o öfke var. çünkü hayat çok cansıkıcı. hep canım sıkılıyor. küçükken anneme derdim ki "anne canım çok sıkılıyor" annem de "niye kızım" derdi, “o yaştaki çocuğa soru sorunca sanki hemen tüm nedenleriyle cevap verecek heyallaım” gibi düşünceler aklına geldiyse derhal o düşünceden vazgeç. çünkü her zaman en çok çocuklar bilir. ve ben de en az herhangi çocuk kadar çok biliyordum. hatta kaderin bir cilvesi olarak, bu huyumu büyüyünce de sürdürmüşümdür. çok bilirim. eğer bi halta yarıyorsa ne mutlu bana. ve genelde bi halta hep yarıyor. o yüzden annem "niye kızım?" dediğinde cevabım hep hazırdı. "bilmiyorum!" sonra biraz büyüdüm. ve biraz büyüyünce, sanki tüm dünyayı omzuna yüklemişler gibi hissetmeye başlıyorsun, azıcık hisliysen bu kesin böyle oluyor. halbuki adama gülerler, daha ne gördün ki, ne omuzu, ne dünyası. ama yok, ille de elimi taşın altına koyuyordum, herşeyin ve herkesin imdadına yetişmeye çalışıyordum, çok düşünüyordum. nolucak bu memleketin hali diye o pavyon senin bu pavyon benim dolanıyordum. pavyonlarda kampanya düzenliyor, caddelerde bombalı pankart füzenliyordum. nebiliyim, o da bir tahammül biçimiydi. böyle en ufak acıyı bile canın çekilircesine yaşamak, bildin mi. fakad düşününce, hakikaten, amma da safmışım. sanki şimdi çok anasının gözüyüm de. yine de, artık bi şeyi en azından çok iyi biliyorum: canım çok sıkılıyor. çünkü dünya çok sıkıcılarla dolu. çünkü diğer herkes çok sıkıcı. mesela şimdi herşey sana oyun gibi geliyor ve ahaha bi açıyim bakiyim kris bu sabah ne yazmış diye yavşak yavşak gülüyorsun (hayır dostum sen değil). halbuki gün gelicek ve maalesef diyeceksin ki: "kris." sadece bunu diyeceksin. çünkü de içinden şöyle düşüneceksin "diğer herkes çok sıkıcı." bu bizim için hiç değişmeyecek: en az birbirimizi ve fakat en çok da dünyanın geri kalanını hep sıkıcı bulmak. bu böyle. hamurumuzda olan bi şey. işte bu noktada hamurunda sıkılmak olmadığı için, ve hatta hamuru diye bi şey de olmadığı için, yalnızca alemlerin rabbine itimat ediyorum. sonra da bana safsın diyorlar. ama belki de bir gün sadece diyecekler ki: "kris."

22 Ekim 2009 Perşembe

kuyruk acısı

kız ağlayarak yanıma geldi. "hakkımda çok kötü şeyler söylemiş, yaşadıklarımızın hiç mi kıymeti yoktu" dedi. ne ağlıyorsun aptal mısın diyemedim. çünkü kızlar bazı aptal olur. bu bi gerçek. ama bu kez çocuğun yaptığı da cidden hayvanlık olmuş. çünkü malumunuz üzere, uzanamadığı ciğere murdar demek, bir kedi olan hayvanların özelliğidir. bir hayvanoğluhayvan olan kedilerin özelliğidir. insan gibi ayrılmayı bilmeyenler bu yöntemi tercih eder. halbuki bir şeyler bitebilir, başka şeyler başlayabilir. ama ortada ayrılığa sebeb olan hiçbir namussuzluk yokken, güya dostça ayrılınmışken, mazide kalan birileri için ileri geri konuşmak da mert insanların vasfı sanırım değildir.

neymiş efendim, kız aslında çok sorunlu biriymiş, kız aslında lisede iki dersten ikmale kalmış. geceleri karanlıkta uyuyamıyormuş, asansöre yalnız binemiyormuş. bacakları çarpıkmış, saçları dağınıkmış, dişleri ayrıkmış. merak ediyorum, hiç ayrılmamacasına beraberken, birbirinizin aşkitosu ve tırtılıyken herşey harikaydı da, şimdi mi ayrıkdişli oldu bu kız. acaba o bacakları fütursuzca ağzına alabilen kişi, o bacakları bi kez olsun dünya gözüyle görebildi mi. daha bir hafta öncesinde onu "sevdiğini, hem de çok sevdiğini" fısıl fısıl fısıldayan adam, şimdi ne oldu da kızla ilgili atıp tutmaya başladı. erkeklik gururunu kurtarmak için giriştiği bu mücadelenin sonunda kızı biraz daha kırıp ne elde etmeyi bekliyor. şimdi kendini daha iyi hissediyor mu bari, şimdi boyu büyüdü mü.

peki ya kızın dişlerine bile kafayı takmışken kendi sefil sıfatını hiç mi aynada görmüyor. onu bu denli ayağa düşüren sözler ederek nereye yükseleceğini zannediyor. az ya da çok, bir şeyler paylaşmış iki insan olmalarının hiç mi kıymeti yok, birlikte yaptıkları en tiksindirik şeylerin hiç mi anlamı kalmadı. peki ya kızın canını yakmayı kafasına koyabilen bi adam, "hiçbir şey güzel değildi, hiçbir şeyin anlamı yoktu" imasında bulunurken hangi delikanlılıktan bahsedebilir. bu tümüyle ödleklik, onursuzluk, sütoğlanlık değildir de nedir.

ben söyleyeyim. buna türkçe'de kuyruk acısı denir. zaten gerek dilimizde, gerekse diğer tüm dünya dillerinde insana kutuyu açtırıp, en kötüyü söyleten şey hep budur. kuyruk acısıdır. azıcık gururu incinen her insan, kadın olsun erkek olsun, diline zehir sürmenin yolunu arar. zopayı nerden vursam da onu altüst etsem, yerlerde süründürsem, bir daha belini doğrultamasa diye düşünür. kuyruk acısıyla yapılanlar, insanlıktan nasibini alamamış kimselerin hayvanlığa ayrılmış kısımlarına bir tür merhem işlevi görür. merhem sürülür, hayvani yaralar kurur. ama o hayvanlık hep baki kalır.

onun için ister kızlar, ister erkekler, fakat bu örneğe göre bilhassa kızlar;

yeryüzündeki en sefil, en ödlek, en çirkin, en tırt, en kişiliksiz erkekleri halihazırda yeterince sevdiğinize ve bu nesli tükettiğinize göre, biraz da dünyanın geri kalan kısmıyla alakadar olmayı, sizce de artık hak etmiyor musunuz? (bu cümlede bilip de bilmezlikten gelmek anlamındaki söz sanatı kullanılmıştır.)

sonra kıza iki tokat atmak zorunda kaldım da, azıcık kendine gelebildi. "ama yani sen olsan üzülmez misin kris?" dedi. "hım, bilmem, yani, eh, eved, üzünçlü bi durum, ama sanırım daha çok vay canına, bu kez gerçekten çok küçülmüşsün be ex-aşkım. gözümde hardal tanesi kadar değerin vardı, onu da süpürmüşsün be eski manitam! diyip işime bakardım" dedim. "yine de bunlar, arkamdan böyle laflar edebilmesi, herşeyi hiçe sayabilmesi, bunlar çok ayıp şeyler, ayıp hakikaten" diye mırıldandı. "demek ki kuyruğuna fena basmışsın, şimdi o da seninkini yokluyor, onurlu ol, onun gibi çirkefleşme" dedim. kuyruğunu yoklayıp onurunu takındı. sonra da birer çay içip konçerto filan dinledik.

herkesin bir kuyruğu vardır.